kıyamet suresi 3-4

17/11/2008 · Kategori: ayetler

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

ŞİRK TÜRLERİ (İMAM İBN-İ TEYMİYYE)

15/11/2008 · Kategori: ozgun yazilar

 
 


 

Şirk Türleri

İki tür şirk vardır: Ulûhiyette şirk ve Rubûbiyette şirk. Ulûhiyette şirk; kişinin ibadetinde, sevgisinde, korkusunda, ümidinde ve sığınmasında Allah'a ortak koşmasıdır. Bu Allah'ın tevbe edilmedikçe bağışlamayacağı şirktir.

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

«İnkâr edenlere, eğer vazgeçerlerse, Önceden yaptıkları günahlarının bağışlanacağını söyle!» ( Enfâl 38)

Rasûlullah (s.a.v.)'in Arap müşrikleriyle savaşması da bu sebeptendi. Çünkü onlar, Ulûhiyette Allah'a şirk koşmuşlardı.

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

«İnsanlar arasında Allah'ı bırakıp, O'na koştukları eşleri tanrı olarak benimseyenler ve onları Allah'ı severcesine sevenler vardır. Müminlerin Allah'ı sevmesi ise hepsinden daha fazladır.» (Bakara 165)

«Onlara (putlara) bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye tapıyoruz, derler.» ( Zümer 3)

«Tanrıları tek bir tanrı mı yaptı? Doğrusu bu tuhaf bir şeydir, dediler.» ( Sâd 5)
Yine şöyle buyurur:

«Her inatçı inkarcıyı, iyiliklere durmadan engel olan, mütecaviz, şüphe düşüren, Allah'ın yanında başka tanrı benimseyen kişiyi cehenneme atın, onu çetin azaba sokun.» ( Kaf 26)

Peygamber (s.a.v.) Husayn'a: «Kaç (ilâh)'a tapıyorsun?» dedi. «Altısı yerde, biri de gökte», diye cevap verdi. Resûlüllah: «İsteyerek ve korkarak yaptığın hangisidir?» dedi. «Gökte olan» karşılığını verdi. Rasûlullah: «Sana bazı sözler öğretsem müslüman olmaz mısın?» dedi. Adam müslüman oldu. Rasûlullah (s.a.v.) de ona şöyle demesini tavsiye etti: «Allah'ım bana hidayetimi ilham et ve beni nefsimin şerrinden koru.» (Tirmizî, Deavât 69)

Rubûbiyete gelince; onu ikrar ediyorlardı. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

«Andolsun ki onlara: 'Gökleri ve yeri yaratan kimdir?' diye sorsan, 'Allah'tır' derler.» (Lokman 25)

«De ki: 'Biliyorsanız söyleyin, yer ve onda bulunanlar kimindir?' 'Allah'ındır' diyecekler. 'Öyleyse ders almaz mısınız?' de, 'Yedi göğün de Rabbi, yüce Arş'ın da Rabbi kimdir?' de. 'Allah'tır' diyecekler. 'Öyleyse O'na karşı gelmekten sakınmaz mısınız?' de. 'Biliyorsanız söyleyin, her şeyin hükümranlığı elinde olan, barındıran fakat himayeye muhtaç olmayan kimdir?' de. 'Allah'tır' diyecekler; 'Öyleyse nasıl aldanıyorsunuz' de.» (Mü'minûn 84-89)

Onlardan hiçbiri, putların yağmur yağdırdığına, âlemin rızkını verip onu idare ettiğine inanmıyordu. Şirkleri, zikrettiğimiz gibi, sadece Allah'a benzer tanımaları ve bu benzer tanıdıklarını Allah'ı severcesine sevmeleriydi. Bu da gösteriyor ki, kim Allah'tan başka birşeyi Allah'ı sever gibi severse, müşriktir. Nitekim bu durumu şu âyetlerde dile getirilmektedir:

«Onlar orada (putlarıyla) çekişerek dediler ki: 'Vallahi biz apaçık bir sapıklık içinde imişiz! Çünkü sizi âlemlerin Rabbine eşit tutuyorduk.» (Şuarâ 96-98)

Aynı şekilde birinden Allah'tan korktuğu gibi korkan, Allah'tan ümit ettiği gibi birine ümit bağlayan ve benzeri tavırlar içerisinde bulunan da şirk koşmuş olur.

Şirkin ikinci türü olan Rubûbiyete şirk koşmaya gelince, şüphesiz hükümran ve müdebbir, veren ve alan, zarar ve fayda veren, alçaltan ve yücelten, yükselten ve alçaltan, her türlü eksiklikten münezzeh olan Rabb'tır. Her kim veren ve alanın, zarar ve fayda verenin, yükselten ve alçaltanın Allah'tan başkası olduğuna inanırsa, Allah'ın Rubûbiyetine şirk koşmuş olur. Fakat kişi bu şirkten kurtulmak isterse, örnek olarak kendisine ilk verenin kim olduğunu düşünsün; verdiği nimetlerden dolayı ona şükretsin. Kendisine kimin iyilik yaptığını düşünsün ve buna karşılık versin.

Nitekim Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır:

«Her kim size iyilik yaparsa, onu mükâfatlandırın. Verecek bir mükâfat bulamadığınız zaman onun için dua edin, göreceksiniz ki onu mükafatlandırmışsınız.» (Nesâî, Zekât 72; Ebû Dâvud, Zekât 38, Edeb 108; Ahmed İbn Hanbel, ll/68)

Nimetlerin hepsi yüce Allah'ındır. O, şöyle buyurmaktadır:

«Size ulaşan her nimet Allah'tandır.» (İsrâ 20)

«Hepsine, onlara da, Rabbinin lütfundan imdâd ederiz.» (Nahl 53)

Hakikatte veren Allah'tır. Rızıkları yaratıp düzenleyen, onları kullarından dilediğine yönelten O'dur. Kişiye nimetleri veren ve ona vermesi için başkalarının kalbini harekete getiren de yine O'dur , hem Evvel, hem de Âhirdir.

Resûlullah (s.a.v.) 'in İbn Abbas'a söylediği şu söz de bunu desteklemektedir:

«Bilesin ki ümmetin tamamı sana bir yarar vermek için bir araya gelecek olsalar, Allah'ın yazdığından başka bir yarar veremezler, Yine sana bir zarar vermek için bir araya gelecek olsalar, Allah'ın yazdığından başka bir zarar veremezler. Artık kalemler kalkmış ve sayfalar kurumuştur.» (Ahmed İbn Hanbel l / 303, 307)

Tirmizi, bu hadîsin sahih olduğunu söylemektedir. Bu hadîs de, hakikatte fayda verenin sadece Allah olduğuna ve O'ndan başka hiçbir kimsenin zarar veremeyeceğine işaret etmektedir. Rubûbiyetin gerekleriyle ilgili olarak zikrettiklerimizin hepsi bu durumdadır. Kim bu önemli yolu izlerse, yaratıklara kulluk etmekten ve ellerine bakmaktan kendisini kurtarır. İnsanları kınamak ve kötülemekten de onları rahatlatmış olur. Saf şekliyle kalbine tevhidi yerleştirmiş olur. İmanı kuvvetlenir; göğsü ferahlar ve kalbi aydınlanır. Kim Allah'a tevekkül ederse, Allah ona yeter. Bu nedenle Fudayl b. İyâz (187/803) Hadîste imam idi. İmam Şafiî de kendisinden ders almıştır. Semerkand'de doğmuş ve Mekke'de vefat etmiştir. (el-A'lâm V/153) ) - Allah rahmet etsin -: «İnsanları tanıyan rahatlamış olur» demiştir. Allahu alem o bu sözüyle, insanların kişiye ne zarar, ne de fayda veremeyeceklerini kasdetmektedir.

Sırat-ı Mustakim - İmam İbn-i Teymiyye

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Tahrim-6

8/11/2008 · Kategori: ayetler

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

SİMİT PARALARIYLA CENNETİ SATIN ALMAK

8/11/2008 · Kategori: ozgun yazilar

 
Günün son dersinin sonuna gelinmişti. Öğrenciler çıkmak için sabırsızlanıyordu. Defter ve kitaplarını çantalarına koydular. Zil çalar çalmaz, dışarı çıkmak için hazırdılar. Yalnız, Ali hazırlanmamıştı.Gecikmek için de elinden geleni yapıyordu.Nihayet zil çaldı. Öğrenciler bir anda kapıya yöneldi. Ali, yerinden kalkmadı. Ağır ağır eşyasını topladı. Bir yandan göz ucuyla öğretmenine bakıyor, bir yandan da arkadaşlarının gitmesini bekliyordu.
Öğretmeni, onun bu hâlini fark etti:
- Hayrola Ali, dedi. Eve gitmeyecek misin?
Ali, son arkadaşının da çıktığını görünce cevap verdi:
- Sizinle konuşmak istiyordum öğretmenim.
- Peki, dedi öğretmeni. Ne söyleyeceksin bakalım?
- Ahmet arkadaşımız var ya…
- Evet, ne olmuş Ahmet’e?
- Durumları pek iyi değil galiba. Annesi, beslenme çantasına pekiyi şeyler koymuyor.
- Ee?
- Ona yardım etmek istiyorum. Ama benim yardım ettiğimi bilirse üzülür. Günde bir simit parası biriktirip her hafta size versem, siz de ona verseniz?
Cebinden bir avuç bozuk para çıkarıp öğretmenin masasının üzerine koydu. Nurhan Öğretmen, paraya dokunmadı. Sandalyesine oturup düşündü.Ali hakkındaki bilgilerini yokladı. Bildiği kadarıyla ailesinin durumu pekiyi değildi. Bu çalışkan ve sevimli öğrencisi, ne kadar da iyi niyetli ve düşünceliydi. Zengin bir ailenin çocuğu değildi. Buna rağmen yardım etmek istiyordu. Üstelik yardım ettiğinin bilinmesini istemiyordu.
Nurhan Öğretmen:
- Dur bakalım Ali, dedi. Bildiğim kadarıyla sizin de maddî durumunuz pekiyi değil. Yanlış mı biliyorum?
- Doğru biliyorsunuz öğretmenim. Babam gündelikçi. Çoğu zaman iş bulamıyor. Ama ben de çalışıyor, para kazanıyorum.
- Nerede çalışıyorsun?
- Simit satıyorum.
Nurhan Öğretmen yine durup düşündü. İyiliğin bu kadarına ne demeliydi şimdi. Bunun gerçekleşmesi zordu. Onu, bundan vazgeçirmek için bir çare bulmalıydı. Bunu yaparken, sevimli öğrencisini de kırmamalıydı. Onunla biraz daha konuşursa, belki bir yolunu bulurdu.
Nurhan Öğretmen, Ali’ye döndü:
- Büyüyünce ne olmak istiyorsun, diye sordu.
- Çok zengin bir işadamı…
- Niçin?
- İnsanlara daha çok yardım etmek için…
- Güzel, dedi Nurhan Öğretmen. Bak şimdi Ali, Ahmet’in ailesinin durumu pekiyi değil; bu doğru. Ama sizinki de bundan pek farklı değil. İstersen acele etme; çok zengin olduğun zaman insanlara yardım edersin.Olmaz mı?
- Olmaz, dedi Ali. Şimdi yapmalıyım.
- Neden olmaz?
- Üç sebepten dolayı olmaz.

Birincisi: Bu para zaten benim değil. İyilik ettiğim için ALLAH, beni insanlara sevimli gösteriyor. İnsanlar da bundan etkileniyor, benden daha çok simit alıyorlar. Bu sayede gün boyu çalışanlardan bile fazla simit satıyorum. Hele mahallede Hasan Amca var, her gün iki simit alıp güvercinlere veriyor.

İkincisi: “ Ağaç yaş iken eğilir.”deniliyor. Şimdiden iyilik yapmayı öğrenmezsem büyüdüğümde hiç yapamam.

Üçüncüsü ise daha önemli: Büyüdüğüm zaman çok zengin bir işadamı olmak istiyorum. Zamanında yatırım yapmayanlar büyük işadamı olamazlar.
Nurhan Öğretmen, karşısında büyük biri varmış gibi dinliyordu:
- Bu sonuncusunu pek iyi anlayamadım, dedi.?
- Açıklayayım öğretmenim, dedi Ali. Şimdi, çok zengin olmadığım için, ancak günde bir simit parası kadar yardım edebiliyorum. Bundan fazlasını veremem. ALLAH, Cennet’i gücü kadar iyilik edene veriyor. Şimdi gücüm bu olduğuna göre Cennet’in fiyatı birkaç simit parası kadardır. Eğer zengin olmadan ölürsem birkaç simit parasıyla Cennet’e girebilirim. Bundan daha kârlı bir yatırım olur mu?
Nurhan Öğretmen’in gözleri dolmuştu. Başını “Evet” anlamında sallarken Aliyi evine yolladı.
Sınıfa geri dönerken okulun boşaldığını fark etti. Eşyalarını toplamak için masasına döndüğünde Ali’nin bıraktığı parların masaüstünde kaldığını fark etti. Sandalyesine gayrı ihtiyarı oturdu ve paraları eline aldı. Hiçbir para ona bu kadar kıymetli gelmemişti. Sanki elinde dünyanın en kıymetli incilerini, yakutlarını, elmaslarını tutuyordu. Hatta bu paralar onlardan bile kıymetliydi. Öyle bu paralar, Bu SİMİT paraları, Cenneti satın alabilecek paralardı. Sanki hiç bırakmak istemeyen bir duygu ile sımsıkı kavradı bu bozuk simit paralarını.
Oturduğu yerden kalkamadı Nurhan Öğretmen. İçinin dolduğunu, Tarif edilemeyen duygulara boğulduğunu hissetti. Birden boşalan sağanak yağmurlar gibi ağlamaya başladı. Ağladı … Ağladı.
Kendine geldiğinde akşam olmuştu. Yavaş yavaş sınıftan çıkıp okuldan ayrılırken bekçi Sadık “ Simit paraları ile cenneti satın almak, Simit paraları ile cenneti satın almak” diye Nurhan öğretmenin sayıkladığını duydu. Bekçinin hayretler içinde “ Ne dediniz hocam “ demesini bile duymayan Nurhan öğretmen bekçinin şaşkın bakışları altında akşamın alaca karanlığına karışıvermişti...
alıntı

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Şehid Hasan El Benna ve İhvan-ı Müslimin.

4/11/2008 · Kategori: Islam Tarihinden Portreler






"ALLAH gayemiz, Peygamber aleyhisselam önderimiz, Kur'an yasamız, Cihad yolumuz, ALLAH yolunda ölüm en büyük hedefimiz"  Şehid Üstad Hasan El-Benna

20. Asrın Başları

Geçmişinden Koparılmış, geleceği karartılmış bir Ümmet...
Müslümanların yaşadığı toprakların tamamı kasaba kasaba, ülke ülke işgal edilmiş, insanları zincirlenmiş, serveti heder edilmiştir. Orduları dağıtılmış, medreseleri çökertilmişti. Dinini hurafeler, bidatler kuşatmış, camileri miskinler mesken edinmişti. Yönetimleri fesada uğratılmış, birliğin sembolü hilafet önce sulandırılmış, ardından da ilga edilmişti. Başsız, dağınık, umutsuz, yolsuz, susuz, yapayalnız bir Ümmet vardı ortada. Peygamberin vekili, dirliğin direği alimler kavuklarının altında kaybolmuştu. Gözleri görmez, dilleri çözülmez olmuştu. Hastası hasta, doktoru da hasta bir Ümmet.

Akıl Veren Yok, Yol gösteren yok!

Cesaret toprağa gömülmüş de üzerine dağlar yığılmıştı sanki. Kimse konuşmuyor, konuşan dinlenmiyordu. Kellesini koltuğuna alıp konuşan ya sözünü bitiremiyor ya da bir daha konuşamayacak dilsize dönüştürülüyordu. Kim kimin adamı, kim nereden geldi belli değildi.

Ne Hac Hacdı, Ne Namaz Namazdı.

Yola çıkan azdı. O azlarda kasabalarının dar coğrafyalarının sınırlarını aşamıyorlardı. İman kardeşliği ile sınırları çizilmiş koca toprağı düşleyemiyorlardı.
Aliminden cahiline herkes, kasabını bekleyen koyuna dönüştürülmüştü. Kıble namazda Kabe'yi, eylemde batıyı gösteriyordu. Kimi ecelini bekliyor kimi kestirmeden kurtaracak bir Mehdi'yi... Aç, açık ve selde saman çöpü gibi bir Ümmet.

Kurtlar Sofrasında Bir Ümmet

Fitne mi fitne, afet mi afet, Selahaddinlerin, Fatihlerin toprağı bir mezarlığa dönmüştü. Yiğitler diyarı Anadolu, farklı farklı çizmelerin çiğnediği yerdi artık. İlim diyarı Mısır yoktu. Ezher bin yıllık fenerini söndürmüş Müslümanları karanlıkta bırakmıştı. Koca bir mezarlık!

Akdeniz'in Ortasında Bir Göl Gibi Kalan Mezarlık!

Mezarlıktaki gönüllü ölüler arasında ses çıkaranlardan kimileri de başlarına gelenden dinlerini sorumlu tutuyor, neredeyse hristiyan olsak böyle olmazdı diyorlardı. Koca bir mezarlık!

Ölülerin Çukurlarını Elleriyle Kazdıkları Mezarlık!

Herkes bir kurtarıcı bekliyor; ama kimse kurtarıcı olmuyordu. Ölüm sessizliği, pasifliğin kahrı kimlikleri imha etmişti. Dert yanan çok, derman bilen yoktu. Kendisinden çok şey beklenenler bocalıyor, Ümmeti hayal kırıklığına uğratıyordu.

Her Gün Yeni Bir Facia, Yeni Bir Şok!

Ve Koca Mezarlıkta 22 Yaşında Bir Diri: Hasan El Benna

1906'ta Mısır'da doğdu.Alim bir babanın oğluydu. Genç yaşta Kur'an'ı ezberledi. Yaşından büyük düşüncelerle emsallerinin arasından ayrıldı. Lise talebesi iken ilk cemiyetini kurdu: "Haramlara Karşı Mücadele Cemiyeti". Henüz üniversite talebesi iken olaylara sessiz kalan Ulemanın tavrına tepki gösterdi. Hocalarını örgütleyip sokağa döktü.

Önce camileri dolaştı. İnsanlara, tarihi şereflerle dolu bir Ümmetin böyle olmaması gerektiğini, dinlerini yüzüstü bırakamayacaklarını anlatmaya çalıştı. Camilerde ALLAH'ın dinini anlattı. Dinletemedi. Camisinde garip bir İslam'a ağlamak yerine çareler üretti. Olmaz sanılanları olur hale getirdi.

Ne yazık ki Ümmetin fotoğrafı içler acısıydı. Bir taraftan hurafe ve bidatler diğer taraftan da bütün olup bitenlere rağmen parça parça olmuş düşünceler, ayrılıklar... Gemisini kurtaran kaptanlaşıyor. Baktı ki dediğini anlayan yok kendisine yeni bir yol belirledi. Yaşadığı yerdeki kahvehaneleri çalışma merkezi yaptı. İsmailiye'de üç kahvehaneyi kendisine merkez seçti. Her hafta üç kahvehanede sırayla dersler yaptı. Köyleri dolaştı, mescidleri gezdi. Sırtında on dört asırlık bir Ümmeti yüklenmiş olarak yola koyuldu.

Yıl: 1928 Mart Ayı:

Konuştuğu kahvehanelerde onu dinleyenlerden altı kişi bir akşam O'nun evinde toplandı. Artık, konuşmalarını dinledikleri diriden etkilenmişler, ne yapmaları gerektiğini sormaya gelmişlerdi. O akşam orada, İslam davası için yaşamaya ve ölmeye yemin ederek sözleştiler. Sermaye olarak ortaya ilk önce ruhlarını ve ailelerinin o günkü ekmek paralarını koydular.

İçlerinden biri:

"Teşkilatımızın adı ne olacak?" dedi.

Hasan El Benna:

"Biz İslam'a hizmet için yola çıkmış kardeşleriz. Adımız da İhvan-ı Müslimin(Müslüman Kardeşler) olsun." dedi

Böylece 22 yaşında Müslüman Kardeşler örgütünü kurmuş oldu.

Yedi yaren yola koyuldu. Ashab-ı Kehf mağaraya çekilmişti. Bunlar ise, mağaradan meydanlara çıktılar.

Mezarlıktaki Ölüleri Uyandırmaya Başladılar

Onlar ALLAH'a güvenip çalıştılar. ALLAH sözlerine bereket verdi. Müslümanları asil kimliklerine çağırdılar. Hurafelerden arınmaya, yeniden bir İslam kardeşliği kurmaya davet ettiler.

Kısa bir zaman da 'İhvan-ı Müslimin' büyüdü. Yahudilere karşı cihadı teşfik etti. Filistin meselesini İslam'ın meselesi olarak gündeme getirdi. Filistinde savaşacak birlikler oluşturup cepheye gönderdi. Bir tanesinin başında da kendisi bulundu. Mısırı kemiren İngilizlere karşı ayaklanma başlattı. Mısır çapında okullar, camiler, fabrikalar yapılmasına vesile oldu. Medrese açtırdı. Binler, onbinler derken büyük bir kitleyi uyandırdı.enaz

Kadınların şuurlanması ile özellikle ilgilendi. Müslüman kadınlar örgütü kurdu.

ONUN EN ÇOK BİLİNEN PAROLASI: "İŞLERİMİZ VAKTİMİZDEN ÇOKTUR!"

Hiç ümitsiz olmadı. Pek nazik ve tatlı dilli oldu. Çaresizliği asla kabullenmedi. ALLAH'a itimadını sarsmadı. Olaylardan ve düşmanlardan daha büyük gördü kendisini.

Namaz vakti, en büyük iş olarak namazı gördü. Davet zamanı da daveti en büyük eylem gördü. İşleri arasında sürtüşme olmadı. Din ve dünya, iş ve ibadet, aile ve cemaat arasında mükemmel bir denge kurdu. Çevresindekilere örnek oldu. Bıkmadı, usanmadı. Azmi dağlar gibiydi.

Etrafında onun sözlerini dinleyenlere şöyle derdi:

"İşlerimiz vaktimizden çoktur!"

TAŞLARI YERİNDEN OYNATTI, OYUNU BOZULDU

1948'de Yahudilere karşı cihaddan söz edince İhvan-ı Müslümin yasa dışı ilan edildi ve kapatıldı. İngilizler onu kara listeye aldılar. Faaliyetlerine "Müslüman Gençler" adıyla devam etti. O ve beraberindekiler büyük bir sindirmeye maruz kaldılar. Sevenleri grup grup tutuklandı. Bir konuşmasında dedi ki: "Ben bu gece rüyamda Hz. Ömer'i gördüm. Bana, 'Hasan öldürüleceksin.' dedi. Ben de kalktım sabaha kadar teheccüd kıldım."

1949 yılının şubat ayında özel aracına el kondu. Ruhsatlı silahı alındı. Yanında korumalığını yapan iki öz kardeşi tutuklandı. Çevresindekiler, araçlarla bilinmeyen yerlere götürüldü. 12 Şubat günü bir koferansından çıkarken silahlı saldırıya uğradı. Olay yerinde ölmedi. Hastaneye kaldırıldı. Polis hastaneye müdahale etti, tedavi görmesini engelledi. Orada ruhunu teslim etti.

MEZARLIKTAKİ DİRİ'NİN İLGİNÇ CENAZESİ

Hasan el-Benna'nın şehadetinden sonra Kahire'de camiler kapatıldı. Erkekler tutuklandı. Sokaklarda sadece polis ve askerler kaldı. Babası doksan yaşında idi.

Cenazesi evine getirildi. Cenazesini mezarlığa götürecek erkek bulunamadığı için, kız kardeşleri ve hanımı tarafından mezarlığa götürüldü. Namazını sadece kadınlar ve babası kıldı. Mezara da onlar indirdi.

Tarihte görülüp görülmediği bilinmez bir bedel ödedi.

Ödediği bedele de değdi.

Bir ekol oldu.

Umut oldu.

Örnek oldu.

Onun ardından bütün İslam topraklarında art arda hareketler başladı.

Vücudu öldü, adı ebedileşti. ALLAH ondan razı olsun. Ona rahmet etsin.

ŞEHİD İMAMIN ON ÇALIŞMA PRENSİBİ

1- Birlik en büyük hedeftir. Kalpler arasındaki bağ güçlü olsun, tek söz üzerine birleşsin.

2- 'Lailahe İllALLAH' diyen herkes Tevhid çatısı altında beraberimizdedir.

3- Kusuru nefsinde ara, muhalif hakkında iyi şeyler düşün.

4- Tepki verirken bile ahlakı göz ardı etme

5- Tartışma ve Kibir yok

6- Bir meselede doğru birden fazla olabilir

7- İttifak edilen şeylerde yardımlaş, farklı düşüncelere saygılı ol

8- Ortak düşmanı ön planda tut

9- İş ve üretim ufkunu aç. Her kardeş, -özel hayatındaki işlerine ilave olarak- hergün bir miktar Kur'an okumalı, yatmadan önce nefsini muhasebe etmelidir.

10- Yanlış yoldakilere üzülürüz; üzerine çullanıp teşhir etmeyiz.


"İslam; kulluk ve liderlik, din ve devlet, ruhanilik, iş ve namaz, cihad ve itaat, Mushaf ve kılıçtır. Bunlar birbirinden ayrılmaz."  Şehid Üstad Hasan El-Benna


Nureddin Yıldız

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::